2009′ı kapatırken…

Dün Giottos MH 1311 ve Manfrotto 486RC2 incelemelerini hazırlayacaktım. Topkafalar (ballhead yani:)) hakkında uzman olduğum söylenemez, benim olan bu ikili dışında uzun süreli bir topkafa deneyimim olmadı. Bir iki gün kadar da Özcan Abi’nin Benro marka üçayak+topkafa ikilisini ödünç alıp kullandım ama sadece kullandım, pek kurcalamadım. İnceleme yapmak ve satın almayı düşünenlerin satın alma kararlarında etkileyici konumda bulunmak ister istemez sırtınıza bir sorumluluk yüklüyor. Gözünüzden kaçan birşey yüzünden arkanızdan güzel iltifatlar almak pek hoş olmaz :) Bu nedenle başkaları topkafaları nasıl incelemiş onun araştırmasını yaptım. Yararlı da oldu zira ekipmanım en ağır halde 3kg geliyor ve 10kg taşıyorum diyen topkafaya 10kg yüklemeden testi tamamlamamak gerektiğini gördüm. Bu iş için ağırlık merkezinde üçayak vida deliği olan ‘dummy’ yani sahte/model lensler (silindir demir yani, abartı birşey değil) yaptıracağım sanayide. İş yarım olacağına şimdilik olmasın diye o incelemeleri bekletiyorum bu nedenle.

Aydın Gökgöz’ün ilettiği bir incelemede topkafanın görünüşünün aldatıcı olabileceğini, asıl olanın malzeme ve üretim kalitesi ile mühendisliğin olduğunu gördüm. Ben kendi topkafalarımı ya da inceleme için gelen topkafaları açıp içini gösterecek değilim. Ama bir ithalataçı biz ürünümüze güveniyoruz, istediğiniz gibi açıp inceleyebilirsiniz derse onu da seve seve yaparız :) Burada inceleme yapmanın aslında çok da kolay olmadığını görüyorsunuz, yeri geldiğinde bir kurban seçip parçalayıp içinde ne varmış görmek de gerekebiliyor ama tahmin edersiniz ki bu da bütçe meselesi. Bu tarz uygulamanın kimi firmaları üzeceği de söylenebilir.

Ürün kendinizin değilse işin içine bir de zaman kısıtlaması giriyor. Mesela şuan inceleme için ürün aldığımız ilk marka Olympus oldu. Olympus Türkiye’nin inceleme için verdiği süre de sadece 1 hafta. Bunun gayet yeterli bir süre olduğunu düşünebilirsiniz ama zaman yaratıp makine ile takılmanız gerekiyor yoksa laba sokup, testlerimizi yaptık durum budur da diyebiliriz. Benim için öncelikli olan ise sahada ne yaptığı çünkü kullanıcılar bunu lab ortamında değil, dışarıda, çeşit çeşit ortamlarda kullanacaklar.

Makine incelemesinde bir diğer sıkıntı da firmaların uyguladığı yanlış ürün temin politikaları. Bunu Olympus E-450 ile yaşadık. Kit lensin yanında bir adet de 50/2.8 pancake lens yollamalarını istedim, bu sayede hem görüntü kalitesini son seviyede kullanabilirdik hem de boyut avantajını daha iyi belli edebilirdik ama olmadı sadece kit lens ile geldi. Burada kaybeden Olympus’un kendisi oluyor çünkü makine çok daha başarıma sahip olabilecekken lens darboğazına takılıyor. Olympus’un kit lensleri en iyilerden (belki de en iyisi) ama Olympus’un hala ondan daha iyi lensleri mevcut. Aynı süreci yarın elime geçecek E-620′de yaşamak düşündürücü. Siteyi takip edenlerin E-620′yi çok merak ettiğimi ve beğendiğimi, satın alma rehberinde de kullanmadan tavsiye ettiğim tek makine olduğunu bilecekler ama gene lens darboğazı ile karşılaşmış durumdayım. Onlar lens vermedi ama ben kendi çabalarımda emanet lens bulmaya çalışıyorum yani resmen Olympus adına çalışıyor gibiyim. Gizli Olympusçuyum belki de :)

2009 Özet

Neyse yazının amacı aslında 2009 yılına toplu bir bakış atmak ve makinelerden ne beklediğimi paylaşmaktı, onlara geçeyim. 2009 verimli bir yıl oldu. Kriz mıriz desek de firmalar bol miktarda yeni model tanıttılar. Canon 500D modeli ile giriş seviyesinde çözünürlük liderliğini elinde bulundurur hale geldi, 7D ile uzun süre D300 karşısında zayıf kalan 50D‘ye destek sağlamış oldu ve hatta D300′ün bu sınıftaki liderliğini de elinden aldı. Yılın son çıkışı da 1D Mark IV ile geldi. Hız, ISO, video ne ararsanız tek bir potada eritilmiş rafine bir ürün vardı karşımızda. 5D Mark II fenomeni de 2008′de kaldığı yerden devam etti.

Açılışı Nikon yapmış olsa da Canon’un her yeni modeline 1080p video da koyması ile bir diğer moda da DSLR ile video çekmek oldu. Bu konuda oldukça sağlam ürünler ortaya çıktı. Kimi kısıtlamalara rağmen DSLR’nin bu işi de kotarabileceği de kanıtlamış oldu. Philip Bloom bu konunun yükselen yıldızı oldu dersek yanlış olmaz. Video çevrelerince eskiden de tanınıyormuş ama benim tanımam 5D Mark II ve 7D ile yaptıklarından sonra gerçekleşti.

Nikon 2008 yılını giriş seviyesi dışında Canon’un önünde bitirmişti. 5D Mark II dışında tüm orta ve üst sınıflarda Nikon hakimiyetinden söz etmek mümkündü. D90, D300, D700, D3, D3x hep oldukça başarılı ürünler olarak Nikon’u başarıya götürmede yardımcı oldu. Asıl pazar payı giriş seviyesinde olduğu için o sınıftaki modelini de yenileyerek D3000‘ü çıkaran Nikon, bir de daha önce sahip olmadığı bir sınıf yaratarak D5000‘i duyurdu. Hareketli ekranı, video çekebilme yeteneği ile D5000 öne çıktı ve Japonya pazarında D90′ın ardında en çok satan ikinci Nikon modeli oldu. D90′ın konumu burada daha rahat görülebiliyor, uygun fiyatlı orta sınıf DSLR. 7D ye cevap verebilmek için D300s de çıkarıldı ama 7D’nin rüzgarını kesmek için bu yeterli olmalı. Amiral gemisi D3x için çok söylenebilecek birşey yok, görüntü kalitesi ve çözünürlük sizin için önemliyse, aradığınız makine buydu. D3s ile ISO konusunda çıta biraz daha yükseltildi.

Olympus ise ağırlığını Micro Four Thirds sistemine verdi ve Pen serisi ile özellikle Japonya’da ciddi bi ivme yakaladı. Bunun yanı sıra kullanıcılarını endişelendirmemek için de olsa gerek Four Thirds sisteminde de yeni modeller çıkarmayı ihmal etmediler. E-450 ile giriş seviyesini güncelledi ve şuan ürün gamının en ilgi çekici modellerinden biri olan E-620‘yi duyurdu (Ocak ayında incelemesini yayınlayacağız). E-620 uygun fiyata olabildiğince çok özelliğin konulduğu gerçekten de merak uyandıran bir model oldu. ISO başarımı da +1 durak iyileştirilmişti. Herkes hala Olympus’un algılayıcısı küçük APS-C’ler kadar görüntü kalitesi sunamaz derken ve testlerde uçlarda gezinen sonuçlara imza atarken ben büyük beklentilerle yarın elime geçmesini bekliyorum. Umarım hayal kırıklığı yaşamam :)

Four Thirds demişken, burada DSLR olmasa da Micro Four Thirds konusunda da bir iki cümle yazalım. Bu sistem, boyut ve ağırlığı azaltmak için ayna kullanmadığı için teknik olarak DSLR değil ama lens değiştirebilme imkanı onu özel bir konumda tutmaya yetiyor. Hala esneklik söz konusu ve kompakt makinelerden daha iyi görüntü kalitesi ve yüksek ISO sunuyorlar. AF hızı hala DSLR sistemlerinden daha düşük olsa da bu konuda ilerleme de devamlı. Sistemin ilk üyeleri Panasonic’in G1 ve GH1 modelleri oldu. Beklenen boyut avantajı gelmediği için bu modeller satış patlaması falan yapmadılar ama GH1 1080p video çekme konusundaki becerisi ile bu alanda çalışanların öncelikli tercihlerinden biri oldu. Olympus’un Pen serisi gerçek anlamda boyut avantajını getirdi. Pen-EP1 gövdede sunduğu algılayıcı temelli görüntü sabitleme (IS) teknolojisi ile de farkını ortaya koydu. Panasonic ‘in GF1 modeli ise sarsıntı gidermeyi gövde yerine lenste sunduğu için olsa gerek daha küçük ve daha hafif gövde sunmayı başardı. AF hızını da arttıran GF-1 için yıla damgasını vuran Micro Four Thirds demek yanlış olmayacaktır. Pen-EP2 ise seçimlik sunulan kaliteli EVF’si ile yılın kapanışını yaptı.

Pentax tüm ürünlerini yeniledi dersek yanlış olmaz. 4 olan ürün sayısı, ikiye düştü. K-x ve K-7 sadece bir nokta dışında oldukça başarılı gövdeler oldu ama bu ‘nokta’ kimilerini soğutmaya yetti. Pentax bu ürünleri ile hala formda olduğunu ve biraz daha gayretle pazarda kendine yer edinebileceğini göstermiş oldu. Neydi bu noktalar? K-7 için yüksek ISO’da K20D’den geri adım atılması, K-x’de de odaklama yapınca optik bakaçta AF noktalarını göstermemesi. K-x’in algılayıcısını K-7′de taksalardı belki K-7 ile çok daha büyük sükse yapabilirlerdi çünkü yüksek ISO konusunda K-x rakiplerini geride bırakmayı başardı. Daha büyük dedim çünkü K-7 ile sükse yaptılar. Pek çok site/dergi tarafından yılın ürünü seçildi, kullanıcılar tarafından yılın ürünü olarak gösterildi. İki ürünün incelemesi de 2010′un ilk 2 ayında karşınızda olacak.

Sony Alpha 700′ün üretimin sonlandırdı ve orta sınıfta DSLR sunmayan tek marka oldu. Bunun dışında amiral gemisi Alpha 900 dışında tüm ürün gamı değişti, 3 model yenilendi (Alpha 230, Alpha 330, Alpha 380), 3 adet de yeni model (Alpha 500, Alpha 550, Alpha 850) geldi. Sony’nin agresif çıkışından bu işi ne kadar ciddiye aldıklarını görebilirsiniz. Şuan Sony’nin mevcut her modeli için bir video incelememiz mevcut ama benim aklımda kalanlar Alpha 330 ve Alpha 900 oldular. Alpha 330, hareketli ekranı ve görüntü kalitesi ile fiyat/performans olarak güzel bir çizgi tutturmuştu ve ilk defa DSLR kullananlar tarafından da oldukça beğenildi. Alpha 900′un ise devasa optik bakacı ise hafızama kazınması için yeterli :) Sony’leri sahada kullandım ama klasik bir inceleme yazısındaki kadar da zorlamadım o yüzden metin halinde incelemeler ürünleri yeniden aldığımızda gelecek.

2010 İstekler, Beklentiler…

Bizim açımızdan en büyük gelişme İstanbul’da sabit bir laboratuvar kurma planımızı gerçekleştirmek olacak. Ben makineler için bir de işkence odası istiyorum :) Kişisel olarak da 2010′ın başında İstanbul’a taşınma ihtimalim sanırım benim açımdan en önemli gelişme olacak çünkü İzmir’den taşınmayı gerçekten de hiç düşünmemiştim.

DSLR pazarında bol modelli bir yılı daha geride bıraktık. Her geçen gün DSLR’ler, yüksek ISO ve çözünürlük konularında gelişiyorlar, AF konusunda da gelişimin olduğunu söyleyebiliriz. Bir diğer konu da pazarlamada işe yarayacak olan saniyede kaç kare çektiği yani fps. Sonuç olarak pazarlamada ne iş yapacaksa onlar firmalarca ön plana çıkarılıyor. Ben ise aynı zamanda kullanıcı olarak artık her makinede şunların olmasını arzuluyorum (kendi kişisel maddelerin yani;)):

  • Bütünleşik GPS: Kompakt makinelere bile konmaya başlayan bu özellik nedense hala kimi markada sunulmuyor; sunan da ek bir modül ile bunu sağlayabiliyor.
  • Bütünleşik Wi-Fi: Gene komapkt makinelerde kendine yer etmeyi başaran bu özellik ile kablolardan kurtulsak fena olmayacak.
  • %100 Kapsama: Maliyeti aşırı arttıran birşey midir yoksa sadece sınıf ayrımlarını yapabilmek adına firmalarca kullanılmayan bir özellik midir bilemiyorum ama bakaçta gördüğümden fazlasının fotoğrafta çıkmasından nefret ediyorum. Sıradan kullanıcı için çok sorun olmayabilir ama test esnasında beni bunaltmaya yetiyor.
  • 1300USD’ın altında da yalıtım: Pentax K200D ve yeni kit lensleri ile ucuz ürünlerde de yalıtım yapılabileceğini gösterdi. Canon’un 50D’de bile buna ayak sürümesine anlam veremiyorum.
  • Hareketli ekran: Bu özellik olmadan canlı önzilemeye sahip olmak eksik oluyor. Ekranı görebilmek için gene şekilden şekile gireceksek ne anlamı kaldı bunun. Herkes için önemli olmayabilir ama bu benim kişisel listem ve benim için önemli. Bu nedenle Olympus’a sempati besliyorum.
  • Gövdeden titreşim engelleme: Canon ve Nikon’un bunu uygulamayacağını biliyorum ama ben gene de istemekten geri durmuyorum. Olympus, Pentax ve Sony bunu hala rekabetçi olan fiyat ile sunabiliyorsa neden Canon ve Nikon da yapamasın.
  • % olarak görülebilecek pil göstergesi: Ucuz modeller de dahil her makine artık bunu desteklemeli. Evden çıkarken tam gösteren pilin 20 kare sonra tek basamağa düşüp, pil azaldı uyarısı vermesi kadar can sıkıcı birşey olamaz.
  • Gövdeden flaş kontrolü: Olympus Türkiye’de alabileceğiniz en ucuz (resmi ithalat) DSLR modeli olan E-450′de bile ileri seviye ayar imkanı sunabiliyorsa diğerlerinin bir mazereti olabileceğini düşünmüyorum. Nikon’un giriş seviyesindeki durumunu tam bilmiyorum ama orta seviye modellerinde bunu sunuyor. Pentax ve Sony sadece flaş tetikleme desteğini sahip. Canon ise anca 1700USD’lık 7D ile birlikte bunu sunabiliyor. Bütünleşik flaş olmaması da mazaret değil bence, dahili flaş gibi olmasa da bunun için de ayrı bir patlatma mekanizması geliştirebilirler. Hatta firmalar 10USD’lık Çin malı radyo frekanslı verici gibi bir sistem geliştirmekten aciz olmasalar gerek (19USD’a yol dahil verici-alıcı seti alabiliyoruz!).
  • ISO50′nin de altı: Bu iş için ND filtreler mevcut git ondan al diyebilirsiniz. Cokin P filtrelerim var (2 ve 3 durak ND ve ND Grad) ama bu işi yanımızda bir de ek filtre taşımadan yapsak hoş olmaz mı? Herkesin ihtiyacı olan birşey değil bu diyebilirsiniz ama herkes de ISO 102,400′e gerek duymuyor ama tüm makineler oraya doğru gitmiyor mu? Ayrıca birden fazla filtreyi üst üste kullanınca görüntü kalitesi düşüyor (en azından benimkilerde durum böyle), ND Grad kullanayım ama düz ND’ye ihtiyacım olmasın. Şimdi de bir başka bir fikir geldi aklıma :) Algılayıcıda piksellerin ışık alma kapasitelerini piksek seviyesinde de değiştirebilim ki bu sayede makine içinde de hem ND, hem de ND Grad filtre kullanabilelim. Çok mu fantazi geliyor? Avatar’ı izlediniz mi bilmiyorum ama 10 sene öncesinde hayal edilemeyecek şeyler artık yapılabiliyor, bu da olmayacak birşey değil, hele ki CMOS kullanan algılayıcılarda.
  • Lens takılı olmasa bile AF uyarı ışıkları yansın: Tüm sistemler bunu desteklesin, farklı adaptörlerle MF lens kullananlar rahat etsin!
  • Bilgisayardan canlı önizleme kontrolü: Canon kullanıcıları bu konuda şanslı. Diğerlerinin neyi eksik, onların da şanslı olmak hakları değil mi? Ben de bu sayede testlerde rahat edeyim :)
  • Dahili bellek :) Çok ileri gidiyor olabilirim ama hiç hafıza kartınızı evde unutma gafletinde bulunmadınız mı? Bu gibi durumlarda acil durum hafızası olarak makine içinde bulunsa hoş olmaz mı? Giriş seviyesinde olmasa bile daha üst seviye modellerde yer verilebilir ya da seçimlik olabilir.

Noel babadan hediye istemek gibi oldular ama çoğu şuan için yapılamayacak şeyler değil. Markalar ileriye de birşeyler kalsın diye bizden bunları saklıyorlar diye düşünmeden edemiyorum.

Benim için yılın sonu günü uzun yıllardır, ertesi günü tatil olduğundan, bol film izlediğim bir gün olarak yerleşmiştir. Bu sene farklı olarak arkadaşlar çağırdı. Bol fotoğraf ve sinema sohbeti ile 2010′a merhaba diyeceğim. Herkese mutluluk, huzur ve sağlık dolu bir 2010 diliyorum ;)

“2009′ı kapatırken…” ile ilgili okuyucu mesajları

  1. Salim

    Öncelikle mutlu yıllar,

    2010 istekleriniz gerçekten muhteşem. Hareketli ekran haricindeki isteklerinize %100 destek veriyorum(hareketli ekran, kullanımı esnek olsa da, makineyi kaba gösteriyor bence). Aslında bu yazdıklarınızın çoğu, insanı bazen fitil eden “eksiklik”ler. İsteklerinize, Canon’un bazı modellerinde, Nikonlarda olduğu gibi “alan derinliği” lambasının bulunmasını (Flash açılmadan) ve harici harddisk için ekstra bir alet kullanmadan(battery grip gibi) usb girişi olmasını ilave edebiliriz. Sonra hepsi magnezyum alaşımlı gövdeden olsun, ele iyi otursun, LCD ekranları kaliteli olsun, perde sayıları en az 150000 olsun ama fiyatları da 1500$ altında olsun :)) Belki 10 yıl sonra bu isteklerimizin hepsi olur kim bilir?


Mesaj gönder »

 

Bizi Takip Edin E-posta bülteni RSS Facebook Twitter Delicious Photoshop